Kuzey Karadeniz ve Dağıstan' ın Eski Ahalisi

 
Barasbi BAYTUGAN
 
 
Önceki sayılarımızın birinde aynı başlık altında, Kuzey Karadenizin ve Kuzey Kafkasya’nın batı bölgelerinde yaşamış olan halkları tespit etmiştik. Bazı tarihî ve etnik olayların lengvistik incelenmesi sonucunda buralarda yaşayan halkların üç etnik grup oluşturdukları ortaya çıkmıştır.Bu gruplar pers, türk ve yafetik kökenli olup günümüzde dahi yaşamlarını Kuzey Kafkasya’ da sürdürmektedirler. Bilâhare, Kuzey Kafkasya’nın doğu kesiminin eski etnik öğelerini tespit edeceğiz. Bunlar kuşkusuz, kadîm iskitler ile sosyal, kültürel ve politik ilişki içinde olmuşlardır. Yapmamız gereken şey, bölgenin bugünki nüfusunun eski nüfusu temsil edip etmediğini ortaya koymaktır.
 
Şimdiye kadar bu mesele hiç ele alınmadığından dolayı, öncelikli olarak araştırılıp açıklığa kavuşturulmalıdır. Yapılan araştırmaların çoğu dil, kültür ve arkeoloji ilişkilerini ele almıştır. Bu arada Adolf Dir’in yapmış olduğu araştırmaların önemini vurgulamalıyız. Fakat, bölgenin eski nüfusuyla bugünki nüfusu arasındaki değişmeleri ve değişme sebeplerini de araştıran olmamıştır. Bir aralar N. Marr bu problemleri açıklamaya çalışmıştı. O, Kafkas halklarının tarihinin Önasya tarihiyle sıkı sıkıya bağlantılı olduğunu ileri sürerek bunların (kafkaslılar) Asya’dan geldiklerini kabul etmişti. Ama bilindiği gibi sonradan “Marl Marks bilgi doktrinine göre” yaptığı araştırmalarda önceki görüşlerinin yanlış olduğunu kabul ederek onlardan vazgeçmiştir.
 
Bu arada belirtmemiz gereken bir husus vardır: halkın arasında yaşatılan efsanelerin çoğu İslâm ve Arap kültürünü yansıtmaktadır. Bu durum yeni kabul edilen İslâm dininden kaynaklanmaktadır. Binaenaleyh, bunların yakın tarihle ilgili oldukları ve eski tarihi yansıtmadıkları aşikârdır.
 
Biz araştırmamızı kadîm Yunan ve Roma yazarları ile araştırmacılarının eserlerine istinat ettireceğiz. Bunlara göre, şimdiki Dağıstan’ın yerinde eskiden “Albanya Devleti” bulunuyordu. Bu görüşü açıklığa kavuşturumak suretiyle kadîm Albanya’da yaşayan halkların, günümüz Dağıstanınında yaşayan halklarla bağlantılarını tespit edeceğiz.
 
Albanya devletinin sınırlarını grek yazarı Strabon şu şekilde belirlemiştir: “Albanyalılar Hazar Denizi ile İberya arasındaki topraklarda yaşamaktadırlar. Albanya’nın şimal sınırlarını Kafkas dağları belirlerken, güney sınırlarını da Antropotene devleti belirlemektedir ki güneyde ermeniler otururlar.”  Güneydeki sınırı Kura ırmağı çizer [“c Albaniey i r Kirom (Kuroy)”. Buna karşılık kuzey sınırı açık şekilde belirtilmemiştir. Strabon’un “Albanya’nın kuzey sınırını Kafkas dağları belirler” ifadesi iki şekilde açıklanabilir: dağların başlangıç kısmı ya da Kafkas zinciri. Bu iki varsayımı telif etmek zordur. Bu iki varsayımı telif etmek zordur. Böyle olunca da Dağıstan’ın Albanya sınırları içine girip girmediği sorusu ortaya çıkar. Fakat, kuzey sınırının Terek ırmağı ile çizilmesi göz önüne getirilirse, Dağıstan’ın Albanya sınırları içinde yer aldığı kabul edilebilir. Bu görüşü Rus bilim adamı S.B. Yuşkov da benimsemektedir.Onun araştırmalarına göre, Dağıstan’ın tamamı Albanya sınırları içinde kalmaktadır. Bu iddiayı reddetmek mümkün değildir. Strabon’un belirsiz açıklamalarında bile bu yönde kesin işaretler vardır. Mesela, Albanya’dan İberya’ya geçiş şöyle izah edilmektedir: “bu geçiş, önce kayaların arasındaki yarıklardan oluşan patika  yolla başlar ve Kafkaslardan gelen Alazon ırmağının meydana getirdiği bataklıklardan geçerek devam eder.”  “Alazon”, şimdiki Alazan ırmağıdır. Bugün de  tıpkı 2000 yıl önceki gibi Dağıstan’dan Kakhetya’ya geçiş, sadece bu yolla mümkün olmaktadır.Demek ki o günden beri fazla bir şey değişmemiştir.
 
Diğer bir grek yazarı olan Plini Albanya sınırlarını daha açık bir şekilde ifade etmiştir: “Kir havzasındaki ovanın tamamında Albanyalılar yaşarlar ve komşuları iberler ile olan sınırlarını Kafkaslardan gelen ve Kir ırmağına dökülen Alazon çayı belirler” . Albanyalılar, Kafkaslardan başlayarak İberya ile Ermenistan sınırını belirleyen Kir ırmağına kadar uzanan topraklarda otururlar. Bunlar sadece ovalarda değil dağlarda da oturmaktadırlar.”
 
Plini ve bilâhare Ptolomeus coğrafyalarında, Albanyalıların şimalde Kuzey Kafkasya’nın Hazar kıyılarında yaşayan İskit-Sarmat kabileleri ile komşu oldukları hususunu belirtmişlerdir. Bu olgu, Dağıstan’ın, Terek ırmağına kadar Albanya sınırlanı içinde yer alışının bir kanıtıdır. Diğer bir deyişle, Albanya’nın şimal sınırlarının belirlenmesinde Sulak Irmağı büyük önem taşımaktadır. Plini ve Ptolomeus bu ırmağı “K a s” adıyla anmışlardır. Sözü geçen ırmağı Gazikumuklar (Laklar) ve Darginler hâlâ “K a s” olarak isimlendiriyorlar. Sulak ırmağı yukarı akarında, dağların arasında Koysu diye adlandırılır. Yararlandığımız kaynakların müellifi olan Yuşkov konumuzla ilgili olarak şu bilgileri veriyor: eğer şimdiki Sulak ırmağına eskiden “K a s” deniliyorsa, o zaman Plini ve Ptolomeus’un bahsettikleri ırmaklar şimdi şöyle isimlenmektedirler: Soana =Terek, Gerr = Aksay, Alaban = Samur, Kir = Kura. Sıraladığımız ırmaklar, kadîm Albanya devletinin sınırları içinde bulunuyorlardı. Bu da, şimdiki Dağıstan’ın eski Albanya topraklarının çoğunu kapsadığını kanıtlamaktadır.
 
Acaba Albanya’nın o devirdeki sekenesini kimler oluşturuyordu? Strabon, Albanya’da yaşayan halkları genel olarak (Λλβανόǐ) = Albanlar diye isimlendiriyorlar. Eski yazarların çoğu da aynı ifadeyi kullanıyorlar. Ama Strabon Albanyalıların 26 dilde konuştuklarına da dikkat çekmiştir. Onun sözlerinden anlaşıldığına göre, Albanyalıların çoğu yüksek dağ vadilerinde oturuyorlardı ve geçit vermeyen dağların engellemesi sebebiyle bir birleriyle ilişkileri çok zordu, dolayısıyla bunların dilleri karışmamıştı.
 
Aynı durumu, bugün kü Dağıstan’da da görüyoruz. Orada birçok dil konuşuluyor. Bu durum arazinin dağlık olmasından kaynaklanmaktadır. Burada yaşayan halklar uzun yıllar bir birleriyle sıkı ilişki kuramadıkları için dilleri de karışmamıştır.Eğer Yuşkov’un söyledikleri doğruysa, Albanyalıların torunlarını şimdiki Dağıstan’da aramamız gerekiyor. Dağıstan topraklarının çok dağlık olması sözü geçen dil farklılıklarının bir kanıtıdır. Keza diğer bir kanıt da bu dillerin yafetik karakterli olmaları ve Dağıstan’ın eski nüfusunun değişmemiş olmasıdır. Bilindiği gibi Dağıstan, dış tesirlerden pek etkilenmemiştir.
 
Bütün bunları göz önünde bulundurarak şu sonuca varabiliriz: Dağıstan ve Kuzey Azerbaycan’ın dağlık bölgesinin nüfuslarının (avarlar hariç), eski Albanya nüfusunu temsil ettiğini kabul edebiliriz. Bunların çoğu Arşakların ve Sasanilerin zamanında yeni gelen yabancılara yer vermek zorunda kalmışlardır.
 
Strabon, Albanyalıların kuzeyinde Giller (Γίλαζ) ile Liglerin (Λίγαζ) oturduklarını haber vermektedir. Plutarkh’ın kitaplarında da bunlar Geller ve Legler şeklinde isimlendirilerek teyid edilmektedirler. Gel halkının bugün hangi halk olduğunu söylemek güçtür. Zira günümüzde ne bir halk kendini böyle isimlendirmekte ne de başka bir halk tarafından böyle isimlendirilmektedir. Buna karşılık Leg halkı kuşkusuz bugünki Lak halkıdır. Onlar Gazikumuk olarak da bilinirler. Eski Ermeni ve Gürcü kaynaklarında da Laklar “Legler” şeklinde geçmektedir. Gazikumuklar kendilerini günümüzde dahi Lak olarak adlandırıyorlar. Bu kabilenin ismi “Sulak ırmağı” ile günümüze kadar gelmiştir. Sulak = Kas ırmağının ismi  [ Su-Lak = Lakların suyu demek] anlamına gelmekte olup Kumuk türkçesinden kaynaklanmaktadır.
 
Eskiden Laklar güçlü bir topluluk idiler. Bunlar Önasya halkları tarafından “Gummik” diye biliniyorlardı . Gazi yada Kazi ünvanı onlara müsliman Araplar tarafından verilmiştir. Zira onlar, İslam Dini’ne ilk girenlerdir ve ellerine silahlarını alarak diğer Dağıstan halklarına da İslam’ı yaymak için mücahede etmişlerdir.Laklar bugünkü yerlerine muhtemelen Hıristiyanlığın ilk asrında yerleşmişlerdir. Khorenli Moiz “Ermenistan Tarihi” isimli kitabında belirttiği üzere, Laklar şimdiki yerlerine İsa’dan sonra ikinci yy.’da Hazarlar tarafından itilmişlerdir.
 
Hazarlar yarı göçebe bir kavimdiler ve Hazar Devleti’ni kurmuşlardır. Onlar Sâsânî İmparatorluğu ile uzun ve zorlu bir mücadele yaptılar. “K a s” ırmağına Türk ismini verenler Hazarlardır. Bozkır İmparatorluğu (Göktürk Hakanlığı) dağıldıktan sonra, bunlar Kafkaslara sığınmak istemişler ve gittikleri yerlerde yaşayan yerli halkların adlarını alarak oralarda yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Eski Hazar şehri Semender’in bulunduğu yerde yaşayan Türk Kumukların Dağıstan’da bulunuşlarının başka bir açıklaması da yoktur. Benzer bir örneği daha önce Balkarlardan bahsederken görmüştük. Balkarlar da tıpkı Kumuklar gibi (merkezî Kafkasya’da)  As-Oset topraklarına gelip yerleşmişlerdi. Mamafiyh, hem Balkarlar, hem Karaçaylar hem de Kumuklar aynı konglomerata (yığışıma) aittiler ve kuşkusuz İskit kültürüne mensuptular.
 
Dağıstan boyları arasında en kalabalık nüfusa sahip olan Avarlar üzerinde biraz durmamız gerekir. Bunlar kendilerine Ma’arulal = dağlı adını verirler. Görüldüğü gibi Avarlar da Balkarlar gibi kendilerine dağlı diyorlar. Halbuki, yakın geçmişte onlar bozkırlı idiler. Her ne kadar Avarlar kendilerine dağlı deseler de birçok yazar, “Avar” adının Avar Türkleriyle benzerliğini dikkate alarak onların Avar Türklerinin torunları olduğu, fakat yafetikleşmenin sözkonusu olduğunu ileri sürüyorlar. Diğer bazı yazarlar da bunların, IV.yy.’ın ikinci yarısında İskit steplerinde yaşayan Hunların torunları olduklarını savunuyorlar. Bu son hipotez daha az benimsenmiştir, zira Avarcada bulunan Türkçe sözcüklerin sayısı Adigece ve Osetçede bulunan türkçe sözcüklerden daha fazla değildir. İkinci görüşün kaynağı, Ermeni tarihçi Khorenli Moiz’in kitabında kaydettiği“Hunların şimdiki Avarların yaşadıkları yerlerde yaşadıkları” bilgisine istinat ediyor.
 
Bize göre Avarlar ne Avar Türklerinin ne de Hun-Moğolların torunlarıdırlar.Onların dillerinde ve yaşam tarzlarında yer alan Türk-moğol öğeleri (yukarıda da belirtildiği gibi) Adige veya osetlerden fazla değildir. Arap coğrafyacılar VIII., IX. ve müteakip yy.’larda Türk hazarları Serirlerden (avarlar) kesin şekilde ayırmışlardır. Hunların Hazar steplerinde görülmesiyle Arapların Dağıstan’a gelmeleri arasında 2-3 asırlık bir zaman farkı vardır. Bu süre zarfında Hunların Dağıstan yafetikleri tarafından asimile edilmeleri mümkün değildir. Sarp ve geçit vermeyen dağ vadilerinde oturan halklar arasında ilişkilerin zorluğunu da hesaba katarsak böyle bir asimilasyon söz konusu olamaz. Öte yandan, asimilasyonun oluşmasını kolay hale getiren şartlardan biri de gelen halkın yerleşik halktan daha zayıf olmasıdır. Oysa Avarlar Dağıstan’ı işgal ederken yerli halklardan daha güçlüydüler.
 
Bize göre Avarların ortaya çıkış sebepleri daha farklıdır. Onlar eskiden, gerçekten Hunlarla birlikte anılıyorlardı. Ancak bunlar Doğu Asya’nın derinliklerinden gelen Hunlar değildi. Bu beriki hunlar, İsa’dan sonra II. yy.’da yaşayan Grek coğrafyacı Dionisiy’in kitabında bahsettiği Hunlardır . Asıl hunlar ise Çin sınırlarına yakın topraklarda yaşıyorlardı. IV. yy.’ın Grek yazarı Markian Hunları Avrupa’da görünmeleri hakkında şöyle yazmaktadır:“Avrupa Hunları Boristen  (Dineper) ırmağı kıyılarında, Alanların ötesinde yaşıyorlardı(12.)” Bizim Hunlarımız ise Hazardenizliler ve İskitler arasında oturuyorlardı. Muhtemelen legler / laklar ile komşuydular. II. yy.’ın coğrafyacısı Ptolomeus, Hunların Don ırmağının güneyinde yaşadıklarını ve Roksalanlarla komşu olduklarını yazmaktadır. Galiba Avarların bu eski isimleri “Hun-zah” kalesiyle ilgili olup  Ermeni coğrafyacıları yanıltarak onların Hun-avarları Türk-hunlar ile karıştırmalarına sebep olmuştur.
 
Avarlar da tıpkı Laklar gibi bozkırlardan dağlara geçmek zorunda kalmışlar ve oradaki yerlileri asimile edip kendilerine benzetmişlerdir. Şimdiki Dağıstan’da yaşayan farklı dilli küçük kabileler, Avarlar gelmeden önce Albanya’da yaşayan sekenenin kalıntılarıdır.
 
Herhalde Dağıstan kabileler grubu, güneyden yani kendi yafetik yurtlarından Kafkasya’ya gelmişlerdir. Bu geliş o kadar eski devirlerde olmuştur ki bunun genel niteliklerinin bir portresini çizmek çok zordur. Biz burada, lengvistlerin görüşlerine itibar edebiliriz. Onlara göre, Dağıstan dilleri de Kafkasya’nın diğer yafetik dilleri gibi eski Önasya’daki semitik öncesi dillere akrabadırlar. Şundan emin olabiliriz ki Şimal İskitleri, Dağıstan kabilelerini kendi kültür ve politik çıkarları yönünde etkilemişlerdir. Strabon’un yazdığına göre, Albanyalıların dış düşmanlarına karşı yaptıkları savaşlarda, göçebeler yani Kuzey Kafkasya ve Karadeniz steplerinde yaşayan iskitler onlara yardım ederlermiş. Esasen Albanyalılar da Karadeniz İskitlerinin oluşturduğu etnik gruba dahildiler. Bu da, Dağıstan kabilelerinin, diğer Kafkaslılar ile olan bağlarının, yüzyılların derinliklerine uzanan güçlü köklere dayandığını gösterir.
 
Dağıstan’ın batısında Çeçen yurdu yer alır. Lengvitlere göre Çeçen-İnguş halkı Kuzey Kafkasya’nın doğu-yafetik grubuna dahildir. Bu da onların çok eskiden beri Kuzey Kafkasya’da yaşadıklarını gösterir. Hatta Çeçenler, Kuzey Kafkasya’ya güneyden gelen yafetik grupların ilk öncüleri bile olabilirler.
 
Çeçen-inguşlar hakkında ilk kez bilgi veren kaynak, anonim bir Grek yazarına aittir. Mamafiyh K. Müller, bu yazarın V. yy.’da yaşamış Arrien olduğunu ve eserindeki bilgilerin önceki Grek yazarlarının kitaplarından alındığını ileri sürmektedir. Bu yazar, kitabında “Maħelonlar” = (Μαxέλωνεζ) dan bahsetmiş ve bunların şimdiki Asħazya’da yaşadıklarını bildirmiştir. Bilindiği gibi Osetler İnguşlara Maqalon adını veriyorlar. Arrian’ın bahsettiği Maħelonlar, Osetlerin Maqalonları olabilirler. Ama bunların Abhazya’da oturmuş olmaları kuşkuludur. Herhalde Grek yazarı, sahil kabilelerini sıralarken, aralarına dağlı kabileyi de karıştırmış olmalıdır.
 
Böyle bir hata mümkündür, zira Abhazya’daki Dioskuria bütün dağlı ve step halklarının toplanma yeriydi.

Çeçen-inguşlar hakkında en açık bilgileri coğrafyacı Khorenli Moiz vermiştir. Onun kitabında, sınırları Derbent’e kadar uzanan Sarmatya’nın 53 halkı arasında Naħçamatlar ve Kustlardan (Kistlerden) söz edilmektedir. İlk terim, Çeçenlerin kendilerine verdikleri Naħçi veya Naħço isminin aynısıdır. Khorenli’nin eserini terceme eden K. Patkanov şöyle söylüyor: “Sarmat, Savromat, Yaksamat, Kheçmatak gibi kelimelerdeki ‘m a  t’ eki büyük bir ihtimalle yer veya devlet kavramını ifade etmektedir. Aynı şekilde Nakhçematyan kelimesindeki ‘y a n’ eki ise ermenicede etnisiteyi (milliyeti) ifade eder. Böylece elimizde sadece N a k h ç i kelimesi kalır ki bu da Çeçenlerin kendilerine verdikleri isimdir.” Kustlar (kistler ) da İnguşlar olmalıdır. Zira Gürcüler onlara hâla “Kist” adını veriyorlar.
 
Çeçen-inguşlar önceleri Kuzey Kafkasya ovalarında, Andi’de veya Avarya’da oturuyorlardı. Bugün ki Çeçen-inguş yurdunda ise o devirlerde Osetler yaşıyordu. Şavdon, Argun, Assa gibi birçok Osetçe coğrafî isimler bunu gösteriyor. Oset ve Çeçen-inguş halklarının dillerindeki benzer kelimelerin bulunuşunun bir başka sebebi de bunların yakın komşu olmalarıdır. Çeçen dilindeki lam=dağ kelimesiyle Sümer dilindeki E-lam = dağlık ülke kelimesinin benzerliğini de belirtmek gerekir. Bu eski yafetik Suziana devleti m.ö. II. Binyılın sonlarında Babillon’un yeni hânedanının kurucusu olan, semitik asıllı fatih Hammurabi tarafından yok edilmiştir18.Buradan bir sonuç çıkarmak gerekir mi bilmiyoruz, fakat herşeye rağmen bu tespit, bizim bakışlarımızı Kafkasya yafetiklerinin eski yurtları olan güney istikametine yöneltiyor.
 
Kafkasya halklarının etnik ve tarihî özetini bitirirken, Kuzey Kafkasya’da muhafaza edilen İskit yaşam tarzı ve gelenekleri üzerinde durmakta yarar vardır. İskitlerden en çok bahseden yazar Herodot’ tur: “İskitlerin söğüt dalları yardımıyla fal bakan pek çok falcıları vardır. Fala şöyle bakarlar: söğüt dalları ayrı ayrı yere dizilir, sonra dallar tek tek değiştirilerek fala bakılır, daha sonra dallar toplanır ve birer birer dağıtılır. Kadınların ve erkeklerin ifadesine göre, onlara fal bakma yeteneği Afrodit tarafından armağan edilmiştir. Onlar, ıhlamur ağacı kabuklarının yardımıyla da fala bakarlar. Falcı kabuğu üçe böler, parmaklarının arasına koyarak onları örer, sonra da geri çözerek fala bakar.”
 
Şimdi de bu fal bakma yöntemini, 2000 yıl sonra B. Gatieva tarafından belirlenen fal açma yöntemiyle kıyaslayalım. Aynı fal bakma yöntemi Osetin köylerinde yaygın bir şekilde kullanılmaktadır.İskitlerin cenaze törenleri ile Kafkaslıların İslam’a girmeden önceki cenaze törenleri arasında da büyük benzerlikler vardır. Aileden biri hastalanınca, çocuklardan biri hemen falcıyı çağırmaya koşar.Falcı eve girerken “evinizde hep barış olsun, Tanrı hastanıza şifa versin” der. Ailede biri de ona “Tanrı seni korusun ve yardım etsin” diye karşılık verir. Yaşlı adam, yamçıyı yere sermelerini ister, küçük taburesini onun ortasına koyar üzerine oturur. Sonra dalları alarak aşağıdaki şekilde dağıtır: dalların ön uçları -V- şeklinde olup bu uçlar bir birlerine girdirilir; diğer uçlar ise kişiler başlıklarına batırırlar.  Söğüt dallarının ön uçlarını falcı ihtiyar elleriyle tutar; bu şekilde biraz oturur, sonra da nefesiyle üfürerek haykırır: “Tanrıya şükür, Tanrıya şükür, Tanrıya şükür! Ey Tanrım, sâdık kulunun sesini duy!” Daha sonra çeşitli dualar okur .
 
Eğer İskitler ile paganlık devri Kafkaslıların fallarını kıyaslarsak, kuşkusuz büyük benzerlikler buluruz. Buradaki benzerlik, sadece yapılış tekniği sınırlı kalmayıp fal açma benzerliği de bahis konusudur. Yine belirtmek isteriz ki iki fal açma adetinin arasında 2300 yıl gibi bir zaman geçmiştir.
 
İslam öncesi Kafkasyalılarının cenaze gömme adetleri ile İskitlerin cenaze gömme adetleri arasında da birçok benzerlikler vardır. Bu benzerlikler İskitler ile eski N a r t l a r (eski efsanelerde adı geçen Kafkaslıların cetleri) arasında daha da belirgindir.
 
Herodot’a göre İskitler, öldürdükleri düşmanlarının sağ kollarını keserleşmiş. Aynı şeyi Nart Batraz da öldürdüğü düşmanı Saynek Eldar’ın sağ kolunu kesmişti. Bu gelenek kuzey Kafkasya’da da vardı ve Gürcülere kadar yayılmıştı.
 
İskitler, düşmanlarını öldürdükten sonra kafa derilerini de yüzerlermiş. Herodot İskitlerin kafa derisini nasıl yüzdüklerini şöyle anlatıyor: “bir İskit öldürdüğü düşmanın kafasını kulakları hizasında çepeçevre keser, kafayı tutup silkeleyerek deriyi alır, etlerini ve yağlarını boğa kaburgası yardımıyla temizler ve iyice yumuşaması için avuçlarında yoğurur, -elbezi- olarak kullanmak için saklar. Bunları atının dizginlerine asar ve bununla övünür, çünkü bu elbezlerinden en çoğunu taşıyan en yiğit diye geçinir. Hatta içlerinden birçoğu, yüzülmüş deri parçalarından, sığırtmaç Kazaklarınkine benzer mantolar yapıp giyerler.”
 
Aynı İskit geleneğine Nart efsanelerinde de rastlıyoruz. Nart Sosurka, öldürdüğü düşmanların kafa derilerini yüzer ve onları yapmaları için Nart kızlarına verirmiş .
 
İskit geleneklerinde ilk öldürülen düşmanın kanını içmek de vardır. Kafkasya’nın efsanevî sekenesi Nartlar da aynı şeyi yaparlarmış. Nart Khamısa hakkındaki efsanede şöyle bir ifade vardır: Nartlar çok sevinmişlerdi. Nihayet, Khamısa’yı öldürüp kanını içebilirlerdi .
 
Aynı menkıbelerin Adigeler tarafından nakledilen varyantında, Sosurka’nın ölümüyle ilgili olara şu ifade yer alır: “Sosurka yaralı olarak yerde yatarken, düşmanları onun kanını içmek istiyorlardı, ama yanına yaklaşamıyorlardı, zira Sosurka yaralı haliyle de çok tehlikeliydi ” Aynı şey Sosurka’nın oğlu Borada hakkındaki menkıbede de vardır. Boroda’nın annesi, Telebıs Korotış’ın kanını içer .
 
Bu gelenek, Kafkasya dağlılarının konuşma dilinde de korunmuştur. Birisine aşırı öfke veya kin beslenildiğini göstermek için “ kanını içerim ” deyimi kullanılır. Tabiatıyla bu bir deyimdir, şayet kan davası bahis konusu ise normal şartlarda ölümle sonuçlanır.
 
 
Kaynak : Birleşik KAFKASYA Dergisi, Yıl: 6, Ekim-Kasım-Aralık 2000, Sayı: 24’ten alınmıştır

 

TARİH | COĞRAFYA

BİLGİ | BELGE

KÜLTÜR | SANAT